ROMAN İRDELEME- Söyleme Bilmesinler- Şermin Yaşar

Kelime Müzesi 
Şermin Yaşar’ın 2023 yılında yayımlanan romanının irdelemesine başlamadan önce, kurucusu olduğu Türkiye’nin ilk Kelime Müzesi’nden söz etmek istiyorum. Ankara’da olduğu için henüz gidemediğim bu müzeyi en kısa sürede gezmeyi ve izlenimlerimi yazmayı planlıyorum. Bu yazıda ise Şermin Yaşar’ın YouTube’daki söyleşisine ve internette yaptığım araştırmalara dayanarak kısaca anlatacağım. Bu müzeyi oldukça önemli buldum ve merak ettim. Öncelikle adı ilginç… Müzeleri ve içlerinde sergilenen nesneleri düşünürsek soyut varlıklardan öteye gitmeyen kelimelerin nasıl oluyor da bir müzesi olabiliyor?
Müzenin amacı kelimelerin, deyimlerin ve atasözlerinin çocuklara anlamlarını öğretmektir. Ancak anladığım kadarıyla Şermin Yaşar bu işi daha geniş bir çerçevede ele almış. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de yönelik iş çıkmış ortaya. Türkçenin zenginliğine de sahip çıkmayı amaçlamış, çeşitli mekanik araçlarla, canlandırmalarla, görsellerle bu dil unsurlarının kökenlerini, anlamlarını göstermeye çalışmıştır. Örneğin, “Kuş mu konduracak?” deyimi bir sandalyeye çizilen tavus kuşu görseli ile anlatılırken, “Havanda su dövmek” deyimi, bir tahta havanla anlatılmış. Böylece ömründe havan görmemiş çocukların beyinlerine hem dilimizin bir özelliği yer ederken, bu unsurların somutlaştırılarak çocuklar tarafından tekrar tekrar kullanması amaçlanmıştır. Kısacası, bu proje görsel algıyla öğrenen yeni kuşakların sözel hafızasını da harekete geçirmeyi amaçlıyor. Oldukça değerli bir girişim olarak görüyorum. Bunu yaşama geçiren yazarımızı kutlayarak romanımızın irdelenmesine geçiyorum. Bakalım roman gerçekçi mi? Estetik kategorilere uygun mu? Yazarımızı biraz yakından tanıyarak başlayalım.

Yazar Hakkında
Şermin Yaşar, 1982 Berlin doğumludur. Türk dili ve edebiyatı alanında lisans ve yüksek lisans eğitimi almıştır. Sosyal medyada “Oyuncu Anne” adıyla çocuklara yönelik oyunlar ve annelik deneyimlerini paylaşarak tanınır. Bu hesabıyla geniş kitlelere ulaşır. Diğer yandan metin yazarlığı ve reklam yazarlığı ile başladığı yazma süreci bir süre sonra tamamen yazarlığa evrilir ve hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik eserler kaleme alır. 2017 öncesi yazdığı kitaplarında Şermin Çarkacı adını kullanır. Yetişkinlere yönelik eserleri sayarsak: “Başlarım Şimdi Anneliğe (2014)”, “Oyuncu Anne (2015)”, “Ev Yapımı-Sihirli Değnek: Denenmemiş Mutluluk Tarifleri (2016)”, “Kötü Alışkanlıklara İyi Öneriler (2016)”, ”Oyun Takvimi (2017)”, “Tarihi Hoşça Kal Lokantası (Öykü, 2017)”, “Gelirken Ekmek Al (Öykü, 2019)”, ”Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu (Öykü, 2019)”, “Deli Tarla (Öykü, 2020)”, “Kalk Yerine Yat (Öykü, 2021)”, Söyleme Bilmesinler (Roman, 2023)”, “Altı Harfli Bir Tatlı (Roman, 2025). “Deli Tarla” ile 2021 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanır. 2024 yılında açılan Türkiye’deki ilk “Anne Müzesi”nin de kurucusudur.

Estetik Kategorilere Göre Romanın
İrdelenmesi

Dil ve Anlatım:
Dil sade, akıcı kullanılmış. Temiz ve gündelik bir Türkçe ile yazılmış. Anlaşılmayan kelime, deyim ya da atasözüne rastlanmıyor. Anlatım dokuz kişinin ağzından yirmi dört bölümde yapılmış. Kimi bölümlerde geçmişe gidilip ana olayda karşımıza çıkan soruların yanıtları yine kişilerin ağzından veriliyor.

Örge:
Öncelikle örgeyi sorunlu bulduğumu söylemeliyim. Şöyle ki: Anlatıcıların diliyle ana konu ilerlerken bir olayı kimi yerlerde farklı kişilerin ağzından tekrar dinliyoruz. Yazar bu anlatımları birer iç ses gibi kullanmış. Ancak ölmüş kişilerin de anlatıma girmesi, dahası kimi kişilerin başkasının “iç seslerini” duyup yanıt vermesi romanın gerçekliğini zedelemiştir. Çünkü birçok önemli sır ölmüş kişilerce açıklığa kavuşturuluyor. Bir diğer sorun da kişilerin ayırt edici özelliklerinin olmaması. Hepsi aynı biçimde, aynı vurgularla, aynı kelimelerle konuşuyor, benzer espriler yapıyorlar. Örneğin “su gibi güzel kadın” sözünü üç farklı kişi romanın üç ayrı yerinde kullanıyor. Kısaca tüm kişiler yazarın dili ve kültürüyle konuşuyor, algılarıyla duyumsuyor ve espriler yapıyor. Cümle yapıları bile aynı. Onları karakter değil kişi olarak tanımlamam bundandır. Onlara karakter diyemiyorum. Oysa her birini karakter yapan; algılama biçimleri, konuşma tarzları, dili kullanışları ve olaylar karşısındaki tutumlarıdır. Bunları görmemiz yani onları birbirlerinden ayırt edebilmemiz gerekir. Bir romanı zenginleştiren en önemli ayrımlardan biri budur bence. Ayrıca kişilerin huylarını, özelliklerini bir diğerinin ağzından öğreniyoruz ki bu oldukça eksik bir tanımlama oluyor. Kişileri yalnızca eylemleriyle tanımak mümkün olsa da bu romanda bu imkân yeterince kullanılmamış. Oysa iç çatışmalar, onları karakter olarak gösterebilmek için önemli bir araçtır.
Diğer yandan, merak uyandırma ögesi başarıyla katılmış romana. Kişilerin konuşmalarında sık sık yaptıkları tahminlerin tutmadığını, sırların yeni sırlar yarattığını görüyoruz. Bu anlamda yazar daha çok sır yaratıp okuyucuyu daha çok şaşırtmak için epey uğraşmış görünüyor. Bence başarılı bir matematik.
Son dönem genç yazarlarda sıkça görülen bir sorun bu romanda da karşımıza çıkıyor: Tesadüf bağımlılığı. Deus ex machina; antik tiyatrodan günümüze, hikâyelerdeki çözümsüz düğümlerin beklenmedik, yapay veya ilahi bir müdahale (bir “makine” veya “tanrı eli”) ile aniden çözülmesini ifade eden edebi bir tekniktir. Yani, tüm roman boyunca saklanan bir sır ya da bir düğüm zinciri romanın sonunda yaratılan bir tesadüfle açıklığa kavuşturulur. Bu romanda da böyle oluyor. Kazım Baba masada oturduğu yerde uyuklar. O sırada Nurten de aileye bir olay anlatır. Ama anlattığı bu olayda yaşananlar tesadüfen Kazım Baba’nın sırrına çok yakındır. O sırada uyanan Kazım Baba masada konuşulanın kendi sırrı olduğunu sanır. O güne kadar sırrını açtığı tek kişi olan Hülya’nın sırrını açığa çıkardığını sanır ve Hülya’ya saldırır. Önce durum anlaşılmaz, konunun üzerine gidilince gerçek açığa çıkar. Herkes Ethem’in Mürüvvet’ten olmadığını, Kazım Baba’nın başka bir kadından olan oğlu olduğunu öğrenir. Bu durumun öğrenilmesiyle birlikte birçok düğüm ve merak edilip konuşulmayanlar birden çözülür. İşin ucu Sevgi’nin de evlatlık olduğunu öğrenmesine kadar gider.
Filmlerde rastlantılar (tesadüfler) filmin başında yapılır ki izleyici takılmasın, kabul etsin. Filmin sonunda yapılan tesadüflerin filmi zedelediği iyi bilinir. Romanlarda da böyledir. Bu nedenle “Söyleme Bilmesinler” içinde barındırdığı birçok sorunun yanı sıra son bölümdeki tesadüf ile yaptığı çözümle bir sorunu daha taşımaktadır.

Karakterler:
Ethem: Yazarımızın romanı ithaf ettiği Ethem, ailenin ortanca oğludur. Hırdavatçıdır. Anne Mürüvvet ile Kazım Baba’nın onu sürekli dışlamalarıyla büyür. Özellikle Mürüvvet, ağabeyi Emin karşısında onu sürekli ezer. Ethem aileye hiçbir zaman yaranamaz. Diğer kardeşler de bu ötekileştirmenin farkındadır; ancak bu konunun üzeri örtülü kalır, bir yüzleşme yaşanmaz yıllarca. Mürüvvet, sık sık dini sohbetlerine katıldığı Ragıp Hoca’nın yeğeni Nurten’i Ethem’e ister. Ethem’e sorulmadan düğünleri yapılır. Ethem kendi düzenini kurduktan sonra ailesi ve kardeşlerle arasına mesafe koymaya çalışır. Her cuma akşamı yenen zorunlu aile yemekleri dışında onlarla pek görüşmek istemez. Ama Emin ile Ekrem’in açığa çıkan yasak ilişkileri, onu olayların içine sokarak diğer sırlara kadar götürür. Sonunda Mürüvvet’in gerçek annesi olmadığını öğrenir.
Emin: Ailenin en büyük ve okutulan tek oğludur. Bu yüzden annenin göz bebeğidir. Öğretmenlikten erken emekli olup emlakçılık işine girer. Başarılı olamaz. Zengin olmak için kardeşlerine öykünmüştür. Üniversite yıllarında sevgilisi olan Çiğdem’in onu bulup mektup yazmasıyla platonik bir aşka düşer. Çiğdem’le mektuplaşmaya başlarlar. Çiğdem’le evlenmeyi düşünmüş ama Mürüvvet’in baskısıyla Hülya ile evlenmiştir. Bu yüzden Çiğdem içinde kalmış bir hevestir. Ancak, bir türlü Çiğdem’in karşısına çıkmaya cesaret edemez. Yalnızca bir kez uzaktan gizlice izleyebilir. Hastalığının ciddileştiğini düşünüp ölmesi durumunda ailenin Çiğdem’i öğreneceğinden çekindiği için mektuplarını Ethem’e emanet etmek ister. O nedenle Çiğdem’i ilk Ethem’e anlatır.
Anne Mürüvvet’in ölümünden sonra yalnız kalan Kazım Baba’nın tüm sorumluluğunu Emin ve eşi Hülya alır. Bunun karşılığında Kazım Baba’nın emekli aylığı ile Ethem ve Ekrem’in üstüne verdiği paralarla babasına bakarlar. Yine de kardeşlerine fırsat buldukça aldığı bu sorumluluğu şikâyet etmekten geri durmaz.
Ekrem: Ailenin en küçük oğludur. Ethem’le ikiz kardeş gibidirler. Mürüvvet’in Emin’i pohpohlaması ile Ethem’in dışlanması arasından sıyrılıp büyür. Emin ile Ethem’in tersine eşi Sevgi’yi kendi bulmuş ve evlenmiştir. Kayınpederinin desteği ile matbaacılık işi kurar. Kardeşler içinde en varsılı olur. Ama Sevgi’nin soğukluğu nedeniyle aralarında cinsel birliktelik kurulamaz. O da bu gereksinimini dışarıda arar. Sevgi de bunu sessizce kabullenir. Çevrelerine karşı sırılsıklam âşık bir çift rolü oynarlar. Ancak bir gün Ekrem birlikte olduğu kadınla Hülya’ya görülür. Durumu açıklamak ve özellikle kayınpederinin öğrenmesini engellemek için erken davranarak ağabeylerine anlatır, onlardan yalanına ortak olmalarını ister.
Hülya: Anne Mürüvvet, Hülya’yı kendi köyünde bulmuş ve Emin’le evlendirmiştir. Sevdiğinden koparılması karşısında Hülya’nın yaşamı intikam duygularıyla geçer. Hem Emin’e hem de Mürüvvet’e yoğun kin besler. Hiçbir zaman uyumlu, yapıcı biri olmaz. İçindeki öfkeyi sürekli diri tutarak aksi, kavgacı biri olarak ailede tanınır. Yaşamdan o kadar çok kopmuştur ki Emin yerine kendisinin hastalanıp ölmesini ister. Bir tek Kazım Baba’ya karşı yumuşaktır. Onun her türlü bakımını erinmeden yapar, sağlık ve besin gereksinimlerini sağlar. Dahası onun en büyük sırrını da öğrendikten sonra kimseye söylemeden saklar.
Sevgi: Ailesince tek çocuk olmasından ötürü el bebek gül bebek büyütülür. Ailesinin bu evliliğe karşı çıkacağı kaygısıyla Ekrem’le kaçar, sonra da evlenir. Babası durumu kabullenir, onlara destek olur. Cinsel soğukluğu nedeniyle Ekrem’in aldatmasını kendince meşrulaştırır. Dahası hak da verir. Boşanmaya yanaşmaz. Çocuklarının olmamasını kendi kusuru gibi gösterirler. Ailedeki ilişkilere bakarak evliliğini yüceltebilir. Ancak Sevgi’den saklanan bir sır vardır. O da çok küçükken evlatlık alındığıdır.
Nurten: Koyu sofu bir ailede yetişir. Küçükken araba çarpar. Bir ayağından yaralanır. Ailesi kazanın Allah’tan geldiğine inandığı için Nurten’i hastane yerine üfürükçülere, hocalara götürüp çare arar. Sonunda Nurten’in bir ayağı aksak kalır. Mürüvvet, Nurten’i ister ve onu da Hülya’yı aldığı gibi eve getirip Ethem’le evlendirir. Nurten, kendi evinde tüm düzeni dini referanslara göre kurmaya ve yaşamaya çalışır. Ama Ethem ile çatışır. Ethem’in ticaretten kazandığı parayı haram olarak görür. Ancak kocanın egemenliğini kabul etmenin caiz olduğuna inandığı için sessiz kalır, fazla ısrar etmez. Kendi ailesiyle görüşmeyi de azaltır. Sevgi’nin çocuk sahibi olması için sürekli hoca, yatır, türbe, üfürükçü arayışındadır.
Kazım Baba: Ailenin babası. Çocuklarını eşi Mürüvvet’in izin verdiği oranda sevebilmiş. Emin’e sevgisini gösterirken Ethem’e göstermemiş, Ekrem de bu dengesizlikten nasibini almış. Bu ayrımın nedeni gençliğinde yaptığı bir hataya dayandığını biliyor ama zor da olsa bu yükü yıllarca taşımış. Ancak bir gün Hülya’ya bu sırrını açar. Ethem, gençliğinde birlikte olduğu bir kadından olan oğludur. Mürüvvet ile evli olduğu için kadınla evlenemeyecektir. Kazım’ın yengesi araya girer, kızın ailesine para verip konuyu kapattırır. Ethem’i kundaktayken annesinden alıp Mürüvvet’e verir. Mürüvvet, o sıralar hamile olduğu Ekrem ile Ethem’i birlikte büyütür. Ama Ethem’i sevemez. Bu sevgisizliği ve öfkeyi yıllarca sürdürür. Kazım Baba da sessizce bu durumu kabullenir. İki yabancı gibi yaşarlar aynı evde.
Mürüvvet: Ailenin annesidir. Her yönüyle baskın biridir. Tüm aile bireyleri ondan çekinir. Ölü olmasına karşın romanda ona da söz verilir. Kardeşlerinin hepsi evlendiği ve yaşlı annesiyle babasına bakacak kimse olmadığı için yetim Kazım içgüveysi olarak eve gelir. Kazım’ın çalışmak için dışarıya gitmesi ve bir süre sonra Ethem’in getirilmesiyle tüm düzeni bozulur. Emin, Ethem ve yeni doğan Ekrem arasındaki sıkışmışlığı Ragıp Hoca ile tanışması, ondan feyz almasıyla kendince aşar.
Emin’in Çiğdem ile arkadaşlığını fark edince kızı gidip araştırır. Gözü tutmayınca köyden Hülya’yı bulur ve Emin’i onunla evlendirir. Ama Hülya’nın öfkesi ile sürekli çatışmak zorunda kalır ve birbirlerine dar ederler dünyayı. Rıfat Hoca’nın ölümü üzerine Nurten’in ailesince ilgisiz kalacağını fark edince ona acır ailesine para vererek Nurten’i alır Ethem ile evlendirir. Ekrem’le de evlendirebilecekken Ethem’i seçer. İkisinin de benzer yazgıları olduğunu düşünüp, birbirlerine merhem olmalarını umar.

Çatışmalar:
İç Çatışmalar:
Söz alan hemen hemen tüm karakterlerin bir iç çatışması var. Çünkü insanlar mutsuz. Hiçbiri geçmişinden de, süregiden yaşamından da hoşnut değil. Karakterler ya çocukluklarından gelen travmaları ya da evliliklerinden kaynaklanan çözümsüz sorunları yaşıyor ve kıstırılmış durumdalar. Romanın ana omurgası bu iç çatışmalar üzerine kuruludur. Yazar iç ses oluşturma konusunda başarılı. Çatışması bol bir roman ve bunu olumlu bir yön olarak gördüm.
Mürüvvet-Kazım Baba Çatışması: Neredeyse bir ömür süren çatışma. Zorunluluklar dışında konuşulmadan, sessizce yaşanan bir beraberlik… Ayrı odalarda ayrı yataklarda geçen yıllar… Romanın en şiddetli çatışmasıdır; ancak yazar bu çatışmayı biraz hızlı geçmiştir. Belki de birisinin ölü olmasından ötürü.
Üç kardeş Arasındaki Çatışma: Cuma günleri yenen aile yemeği ve Kazım Baba’nın bakımı gibi zorunluluklar olmasa birbirini arayıp sormayacak üç kardeşin arasındaki çatışma da önemli bir yer tutuyor romanda. Özellikle kardeşler birbiri hakkında olumlu hiçbir düşünceleri yok. Ancak bunu açığa çıkarıp birbirleriyle yüzleşemiyorlar.
Eşler Arasındaki Çatışmalar: Ethem ile Emin, Mürüvvet’in getirdiği kızlarla evlendikleri için zaten potansiyel çatışmaları vardır. Nitekim Nurten’in sofuluğu, Hülya’nın intikam amacı güden tavırlarıyla beklenen çatışmalar yoğundur. Ekrem ise kendi eşini seçmiştir. Ancak eşiyle cinsel birlikteliği kuramaması bir çatışma yaratır. Bu nedenle eşinin sessiz rızasıyla dışarıya yönelir. En son bulduğu kadını sevmeye başlar ve bunun sonucunda da evlatlık olduğunu Sevgi’ye bir bahane ile söyleyerek çatışmayı zirveye taşır.

Nesneler
Sırlar: tüm roman örgüsü çeşitli sırlara dayanmaktadır. Kimi sırlar çok eskilerden gizemini koruyarak gelmişken kimileri de nispeten kişisel küçük sırlardır. En önemli sır Ethem’in sürekli aile içinde dışlanması ve sonunda onun Kazım Baba’nın başka bir kadınla ilişkisi sonucu doğduğunun öğrenilmesiyle açığa çıkan sırdır. Sevgi’nin evlat edinilmiş olması, Ekrem’in ilişkisinin eşince bilinmesi, Emin’in platonik ilişkisi, bunun da Hülya’ca bilinmesi ana öyküyü götüren sırlardır.
Aile: Şeklen vardır ama işlevsel olarak bir aileden söz edilemez. Yine de önemli bir nesnedir. Çünkü insanidir. Üyeleri onu reddetmek isteseler de kutsayarak sürdürmek zorundadırlar. Aslında acılar kuyusudur bu aile. İçindekileri boğan, yakan ve travmaları kanatan bir yapıdır.
“Hakkımı Helal etmem sana”: Bu söz önemli bir nesne olarak karşımıza çıkıyor. Mürüvvet bu sözü birçok durumda çocuklarını razı etmek için kullanır. Örneğin Mürüvvet, Hülya ile evlenmesi için Emin’i razı etmek için, Emin’in öğretmen olması için, Eminlerin yanlarına taşınması için “… yapmazsan hakkımı helal etmem” demiştir. Bu söz daha sonra Kazım Baba’ya geçmiş ve o da çocuklarına: “Eğer her Cuma akşamı toplanıp yemek yemezseniz size hakkımı helal etmem” demeye başlamıştır.
Cuma Akşamı Yenen Yemek: Ailenin tüm üyelerinin bir araya geldiği tek etkinliktir. Tüm hesaplaşmalar, laf sokuşturmalar bu yemekte olur. Romanda tek bir yemek sahnesi vardır ama anlıyoruz ki diğer yemeklerde de insanlar bir yandan görevlerini yerine getirip kaçmaya çalışırken bir yandan da birbirleriyle mücadelelerini yapmaktadırlar yemekte.
Emin’in mektupları: Hem nesne hem de nesneler birliği açısından öne çıkarlar. Emin’in Ethem’e açılmasının nedenidirler. O mektuplar için Emin Ethem’i çağırmış ama hemen söyleyemediği için süre geçmiş ve Ekrem de aralarına katılmıştır. Aynı gün iki ilişki yani sır ortaya çıkmıştır.

Nesneler Birliği:
Romanın birçok yerinde başarılı nesneler birliğini görürüz. Bu birlik, bir nedensellik zinciri olarak tanımlanabilir. Buna örnek olarak Hülya’nın Çiğdem’i öğrenme sürecini gösterebiliriz. Hülya parkta tanıdığı Seval, Emin’in çalıştığı okul hademesinin karısıdır. Aralarındaki konuşmalardan Emin’e sürekli mektupların geldiğini öğrenir. Emin’in raporlu olduğu bir gün mektupları Seval’e aldırtır. Mektupları okuyunca aralarındaki ilişkinin platonik olduğunu, korkulacak bir durumun olmadığını anlayarak Emin’i ve Çiğdem’i rahat bırakır. Yani Hülya’nın öğrenme süreci mantıklı bir nedensellik sürecini içerir.

İşlevsiz Nesneler:
Romanlar, öyküler, filmler aslında bir amaca ulaşmak, bir konuyu belki de yazarının derdini anlatmak için üretilen sanat eserleridir. Teknik anlamda araçlardır. Bu nedenle ele aldıkları yaşamsal kesitler bir yerde sıkıştırılmış, ayıklanmış yaşamlar olmalıdır. İçlerinde gereksiz hiçbir nesne (olay, kişi, kavram, vb) olmamalıdır. İşlevsiz nesne olarak tanımlayacağımız bu durum eseri gereksiz sapmalara, anlam kargaşalarına yol açar, izleyicinin kafasını karıştırır. Bunu bilerek yapan yazarlar (karşı gerçekçi) olduğu gibi bilmeden yapıp eserlerini sakatlayan yazarlarımız da vardır maalesef.
Romanda işlevsiz nesnelere şu örnekler verilebilir. 1- Emin ile Ethem’in içtikleri portakallı nar suyu içilip bittikten, üzerine de bir iki diyalog edildikten sonra orada kalmıştır. Bu unsur bir daha romanda kullanılmaz ve herhangi bir olayı tetiklemez. 2- Selami’nin öyküsü. Ethem’in yanında çalışan Selami’nin öyküsü tamamen işlevsiz gibi görünmese de genel olarak bakıldığında fazla detaylı ve romanın ana örgüsüne katkısı yoktur. Ethem’in karar alma sürecine etkisi bulunsa da bu karar daha ekonomik ve etkin insani bir yolla karaktere aldırılabilirdi diye düşünüyorum. Romanın ana aksını etkileyecek denli abartılmış bulduğum için işlevsiz diyorum. 3- Çiğdem karakteri de romanda ilerlemeyen, ilerletmeyen ve gereksiz fazla yer verilen bir nesne bence. Çünkü olumlu bir karakter olmadığını öğrenmemiz yanında Ethem, Mürüvvet’in onu tanımaları dışında bir fonksiyonu yok. Zaten romanda bir kez konuşmuş, anlattıkları daha çok kendi yaşamından. Dahası etkin de değildir. Emin’den bir çıkar sağlamadan mektuplaşması da gerçekçi değildir. Romanın aksını bozan, gereksiz bir bölümdür bence. 4- Ethem’in Emin’in emlakçı dükkanında ilanlara uzun uzun bakması evleri incelemesi bölümü de gereksizdir. Ethem’in kendi ev düzenini (kendi evi kaç odalı, çocuklar nasıl paylaşmış odaları, banyo sayısı) düşünerek bir “nesneler birliği” geçişi yapılmaya çalışılsa da ana olayı tetikleyen bir durum yoktur. Yine o ilanlar ve Ethem’in ev yaşamını okuyucu öğrenmiş ama bu unsurlar metinde kalır. Çıkarıldığında roman anlam kaybı yaşamaz.

Canlandırmalar:
Şermin Yaşar’ı canlandırmalar konusunda oldukça başarılı buldum. Zaten kelime dağarcığının zenginliği hemen göze çarpıyor. Karakterler rahat konuşuyor, olaylar çok akıcı anlatılıyor. Canlandırmaları da güzel veriyor. Örneğin romanın başlarında Ethem’in ağabeyi Emin’in sırtındaki beni anlatırken yaptığı canlandırma olayı hemen gözler önüne seriyor. “Abime çocuk gözlerimle baktım. Ensesinde bir et beni vardı, çok korkardım o benden. Saçlarının ensesinde birleştiği yerin bir parmak altındaydı tam. Hepimiz aynı yatakta yatardık, abim arkasını dönünce benle yüz yüze gelirdim. O et beni canlanıp da yutuverecekmiş beni gibi gelirdi bana. Hemen arkamı dönerdim. Hâlâ duruyor muydu o ben acaba?”

Mürüvvet’in Ragıp Hoca ile karşılaşmasındaki durum da canlandırmaya örnektir. “Bizde kocandan başka adamla oturup konuşmak ayıptır, günahtır. Ama Rıfat Hoca, hoca olunca, demek, günahı da olmuyor. Kâzım’la birlikte girdik içeriye. “Anlat” dedi Hoca bana. Konuşmadım. Yuttum dilimi. Hiçbir şey anlatmadım. Kâzım anlatmaya başladı. Susturdu Rıfat Hoca Kâzım’ı. Eliyle susturdu hem de. Elini böyle bir kaldırdı, elinin hareketiyle susturdu Kâzım’ı. “Sen çık dışarıya” dedi. Tıpış tıpış çıktı bu dışarı. Has etti. îyi oldu. Bir arkalı hissetim ki kendimi anlatamam. Sanki bu Rıfat Hoca benim abimmiş, babammış, memleketlimmiş gibi rahatladım. Kaldık Rıfat Hoca’yla baş başa.”

Ekrem’in Sevgi ile sevişememesi üzerine yaşadıkları şöyle canlandırılmış. “…Neyse bir gece yine ben Sevgi’ye deneyelim dedim. Gene kapattı bu bacaklarını, başladı ağlamaya. Ben de gencim, cahilim, kadın sevmek ne, doğru düzgün bilmiyorum. Canımı öyle bir sıktı ki, ya Sevgi’ye geçireceğim yumruğu ya duvara. Duvara koca bir yumruk attım. Çıktım odadan. Barut gibiyim. Çıkıp gideyim dedim evden, ne olacaksa olsun. Tam ayakkabıları giyerken kafamı kaldırdım, kayınpeder. Ben de geleyim, dedi. Evliya gibi de bir adam. Öyle kolayına itiraz edemiyorsun. Senin ne işin var ulan benimle, al kızını başına çal, demek istiyorum ama ağzımdan “Peki baba” diye çıktı cümle. Neyse, dedim ya bu içmeyi sever diye, beni aldı bir meyhaneye götürdü. Bu beraber ilk içtiğimiz akşamdı.”

Toplumsal Çözümleme:
Olaylar ailenin içinde geçiyor ve onların özelinde kalıyor. Toplumcu gerçekçiliğin temeli sayılabilecek sınıfsal bir yaklaşım yok. Ama yine de yazar içine az da olsa toplumda var olan kimi olguları serpiştirmiş. Roman zamanının cep telefonlarının yaygın kullanımını düşünürsek 2010 sonrası olduğunu düşünebiliriz. Dini yaşam teknolojik gelişmelerle birlikte aileler arasında oldukça yaygın. Çoğu kişi üfürükçülere, yatırlara bel bağlamakta, hocalar televizyonlarda dini sohbetler yapmaktadır. Bu ailenin birçok üyesi dine karşı değildir ama Nurten hariç dini yaşamı ret de etmektedirler. Sonuçta feodal düzenin kırıntılarını da görüyoruz. Bunu Emin ile Ethem’in evlendirilmelerinden anlıyoruz.

Tema-İzlek:
Romanımızın net bir teması yok diyebilirim. O kadar sırrın, o kadar samimiyetsiz insanın anlatıldığı bir romanda “yazarın derdi” ne olabilir? Olumlu tek karakter yok neredeyse. En olumluları belki Ethem; o da geçmişine hayıflanıp geleceği için hayali bile yok, kurmaktan korkuyor. İnsanlığın geleceğine yönelik tek bir umut, sevinç kaynağı da yok. Yazar adeta ‘‘yaşamayın, yerinizden kıpırdamayın’’ der gibi yazmış romanı. Peki, soru sorulmuş mu romanda? Şüpheli…
Bu aşamada yalnızca yazarın göstermek istediğine odaklanabiliriz ki ona da tema-izlek diyemeyiz. Olsa olsa yazarımız “Her insanın, ailenin sakladığı bir sır mutlaka vardır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” ya da “Elinizdekilerle mutlu olmayı bilin” demeye çalışmıştır.

Sonuç:
“Söyleme Bilmesinler” bugün marketlerde bulabileceğiniz bir roman. Yazarımızın metin oluşturma konusunda bir altyapısının olduğunu, insanları tanıdığını düşünüyorum. Ama bizim romanlarda aradığımız “toplumcu gerçekçilik” ve “estetik kategorilere uygunluk” kriterlerini bu roman sağlamıyor. Bir burjuva edebiyatı ürünüdür “Söyleme Bilmesinler”.