HAM FANATİZM, İŞLENMİŞ FANATİZM

Aydın KARAKÜÇÜK

Bu yazıyı futbolsuz yazmak istedim. Olmadı. Çünkü fanatizmin en çıplak, en görünebilir ve en saf hali futbolda ortaya çıkar. Ne yapalım girsin bakalım.
Bir zamanlar bir futbol takımı tutmak, bir sınıfa, bir yere, bir yaşama dahil olmaktı. İngiltere’de Liverpool taraftarları bir liman kentinin işçi, emekçi, ortak dayanışmanın yapısını taşırken Arsenalliler kentli orta-üst sınıf, daha “saygın” imajlı insanlardı. Arjantin’de Boca Juniors taraftarları göçmenler, emekçi kültürünün yoğunlaştığı bir mahalleliyken River Plateliler ise varlıklı, ulusal kimlikli taraftarlardı. Brezilya’da Flamengo taraftarları alt ve orta sınıftan siyahi/melez nüfuslu insanlardı. Fluminenseliler ise elit beyazlar, aristokratlardı.
Türkiye’de ise… Aslında tablo çok farklı değildi. Kabaca bakarsak; Galatasaray; eğitimli elit/bürokratik üst sınıf, okullu, Osmanlı’dan miras bürokratik tabakanın takımıydı. Fenerbahçe; kentli orta-üst sınıfı temsil eden, tüccar, memur, kentli gençleri kısaca yerel burjuvaziyi temsil ediyordu. Beşiktaş ise alt-orta sınıf anlamında küçük esnaf, küçük üretici, mahalleli diye tanımlayabileceğimiz gündelik yaşamını zar zor yürütebilenlerindi. Evet, biraz kabalaştırdım belki ama mesele bu.
Kısaca, bir zamanlar insanlar bir takımı tutmaz yaşamlarının tarafını tutardı. Takım tutmak bir “şeyleri” savunmaktı. O savunulanın izdüşümü stadyumlardaydı. Günümüzde de az biraz bu izleri hala görebiliyoruz. Bir kahvehanenin kapısında, bir caminin sokağa bakan duvarında, bir ağacın gövdesinde ya da elektrik direğine tel ile bağlanmış durumda… El yazısıyla hazırlanmış… “Bu hafta maç var.” duyurusuyla mahalleliyi stadyuma çağıran… Altında mahalle takımının renkleri, bazen yamuk bir arma, bazen solmuş bir boya… Amatörce hazırlanmış panolar belki estetik değil, kusurlu, geçici. Ama gerçek. Stadyuma komşuyu, aynı marketi kullananı, aynı bakkala borç takanı çağıran panolar…
Fanatizm ise bu aidiyetin bir yan ürünüydü sanki. Başlığımızdaki ham hali… Yaşamın içinden taşan, bir kahvehanedeki tartışmadan, aynı sokakta büyüyen insanların anılarından, geçmişinden üreyen… Konuşulan kaleciydi, sol açıktı, hocaydı belki ama aslında herkes ait olduğu yaşamın başarısını isterdi, özlerdi. Yapıp edemediklerini takımlarının yapmasını isterdi. Başka çareleri yoktu. Dayatılan yaşamı unutmak, biraz da kabullenmek zorundaydılar. Her türlü sertliği meşru görmek de buna dahildi.
1967’de Kayseri ile Sivas arasında oynanan maç bu sertliğin en çıplak hâlidir. İnsanlar orada bir armayı savunmadı. Bir şehri, bir kimliği, bir “biz” duygusunu savundu. Bedeli de ağır oldu. 43 ölü. Aslında olan; iki komşu kentin takımı arasındaki bir futbol maçıydı. İki kent arasında hiçbir sınıfsal fark yoktu. Benzer ekonomik ölçekler, benzer taraftar profilleri vardı iki kent arasında.
Dünyada sınıfsal farklara dayanmayan ama bir sınıfın öfkesi diyebileceğimiz birçok taraftar kavgasını sayabiliriz. 1985 Heysel Faciası; Liverpool-Juventus maçı. 39 ölü, 1989 Hillsborough Faciası; Liverpool FC – Nottingham Forest maçı. 97 ölü.
Fanatizmin bu sertliğinin yanında taraftarların gözlerinin kör edecek derecede bağlı olması doğal olarak kapitalistlerin iştahını kabarttı. Neydi bu iştah açıcı şurup? İnsanın, kendini ait hissettiği şeyi sorgulamadan savunması, bunu defalarca yapması ve sonunda bunu tüketmesiydi. Bu yüzden kapitalizm fanatizmi bastırma yerine onu bir çeşit rafine etmeye çalıştı. Onun yerel, kontrolsüz ve zaman zaman yıkıcı olan yönünü aldı; güvenli, yaygın ve kontrol edilebilir hale getirdi. Nasıl mı? Futboldan sürdürelim.
Önce formalara reklamları verdiler. Bunun için yasalar değiştirildi. Daha sonra takım adlarının önüne, arkasına markalar eklendi. Bir takıma bakarken çoğu zaman bir kenti değil, bir markayı görür olduk. Hesap.com Antalyaspor, Corendon Alanyaspor, VavaCars Fatih Karagümrük, Mondi Home Kayserispor, vb.
Formula 1 araba yarışları ise hem izleyici açısından hem de toplam ciro açısından dünyada en çok izlenen spor karşılaşmalarından biridir. Takımlar ise doğrudan markadır. Ferrari, Mercedes Benz, Toyota, vb. Kimi yerlerde bu markaların taraftar bağlılıkları bir futbol takım taraftarlığının çok üzerindedir. Örneğin Ferrari taraftarları kendilerine Tifosi derler. Tifosiler, spor dünyasındaki en ateşli ve ikonik (sembolleşmiş) taraftar gruplarından biri, “tutkunun” kemikleşmiş hali olarak bilinir. Öte yandan Mercedes taraftarları da tekniğin üstünlüğünü savunmakta ve her zaman bu vasıflarıyla markalarından zaferler beklemektedirler.
Takımların markalaşması hemen hemen bütün spor dallarında görülebilmektedir. Artık takımın adı, tek başına bir kimlik değildir. Yanına eklenen marka ile birlikte anlam kazanmaktadır. Sonuçta aynı yoğunlukta bir bağlılık artık bir mahalleye, kente veya sınıfa değil bir markaya yönelmiş oldu. Bu salt bir sponsorluk değildir. Fanatizm dilinin yeniden yazılmasıdır bir yerde. Ve belki de en temel soruyu burada taraftar kendine sormalıdır. Bir takımı mı tutuyor yoksa ona ait olduğunu hissettiren bir markayı mı?
Kapitalizm fanatizmi kullanılabilir hale getirir. Çünkü fanatikler sorgulamaz, alternatiflere kapalıdır, kendini sürekli yeniden üretir ve en önemlisi, başkalarını da içine çeker.
Kapitalizm belirli bir inancı da desteklemez. Önemli olan içeriğin doğruluğu değil, bağlılığın gücüdür, şiddetidir. Bu nedenle birbirine tamamen zıt fanatizmler aynı anda var olabilir ve aynı ekonomik sistem içinde beslenip genişleyebilir. Çünkü her fanatizm, eninde sonunda aynı şeyi üretir: Süreklilik, bağlılık, yeniden üretim. Yani fanatizm kapitalizmin en işlevsel argümanıdır (kanıtıdır).
Bir soru sormanın zamanı geldi. Acaba bir şeye tutkuyla bağlandığımızda, gerçekten ona mı inanıyoruz yoksa o bağlılık biçiminin bize neden bu kadar çekici hale getirildiğini mi göremiyoruz? Biliyoruz ki fanatizm artık sokakta değil, ekranlarda, raflarda, konuştuğumuz dilde. Kimse fanatik olduğunu bilemeden bir “şeylere” koşulsuz bağlanıyor. Coca Cola içenler Pepsi içemez. Lacoste giyenlere LCW giydirilemez. Adidas giyen biri için Nike ayakkabı bile değildir. Apple kullananlar Samsung’a kolay kolay geçmez. Starbucks’tan kahve içen, geleneksel kahvesini unutur adeta. IKEA alan başka mobilyayı “çok karmaşık” hissedebilir. Dyson kullanan için o süpürgenin teknolojideki son halidir. Netflix izleyen, başka platformlara isteksiz yaklaşır. OMO kullanan için ALO para tuzağıdır.
Aslında bakarsak bunların hepsi aynı yere bağlıdır: İnsanlar ürün değiştiremiyor. Çünkü değiştirirlerse ürün üzerinden insanın kendine anlattığı öyküyü de değiştirmek zorunda kalacaklardır. Öykülere gerçekmişçesine inanıyorlar. Ama görünmeyen acı gerçek; Bu öyküyü anlatan ve sevdiren “dostumuz” kapitalizmdir.
Yani; Apple kullanan biri için Samsung sadece başka bir telefon değil, başka bir dünyadır. Adidas giyen için Nike bir seçenek değil, bir mesafedir. Starbucks bardağını eline alan biri, aslında kahve değil, bir alışkanlığını taşımaktadır.
Yani değiştirmek ürünle sınırlı değildir. Değişecek olan insanın kendisiyle kurduğu ilişkisidir.
Fanatizmin başladığı ve sürdürdüğü yer işte burasıdır. Fanatizmin en tehlikeli yanını gösterdiği ama kişiye psikolojik rahatlık sağladığı yer de burasıdır. Donma öncesi gelen uyku gibi… Sessizce, sıradan ve zararsızca görünen… Ve o yer, artık bir mahalle değildir.
Şimdi bir “takımı” tutmak, neye para harcadığımızı söylemenin doğrudan yoludur artık. Tarafımızı bağırarak değil satın alarak belli ediyoruz. Tüketimimize bağlanıyor, onu canhıraş savunuyoruz.