
SPOR VE FANATİZM
Satı İLEN
Yaşantım boyunca sporla pek ilgili olmadım. Çocukluğumda bana sık sık, “Hangi takımı tutuyorsun?” diye sorarlardı. Yanıtsız bıraktığımda tuhaf karşılanıyordum. Bu yüzden bir takım seçtim. Bu davranışım bilinçli bir tercihten çok topluma uyum sağlama refleksiydi.
1990’lı yıllarda, Türkiye Sakatlar Derneği’ne gitmeye başladığımda, sporla kurduğum ilişki de değişti. Engelli basketbolu ve ampute futboluyla tanıştım. Takım maçlarına izleyici olarak katıldım. Beni tribüne çeken şey; oyunun kendisi değil, insanların öyküleriydi.
Derneğe ve spor kulübüne gelen sakatların çoğu; trafik kazaları, deprem gibi nedenlerle engelli kalmışlar, bunalıma sürüklenmişlerdi. Sağlam beden ideolojisinin egemen olduğu bir dünyada, sakatlık bir trajedi olarak karşılanıyordu. Kimileri, yaşamla bağını koparma noktasına geliyor, depresyondan kurtulmak için çare arıyorlar, engelli sivil toplum örgütleri ve sporla tanışıyorlardı. Bu karşılaşma yaşamlarında büyük kırılmalara neden oluyordu. Rotaları değişiyor, sporla uğraşmak bir amaç haline geliyordu. Başarı kazandıkça bedenleriyle barışıyor, “eksik” yönleriyle kendilerini kabul etmeyi öğreniyorlardı.
Ben ise o maçlara öncelikle arkadaşlarımın mücadelesine tanıklık etmek için gidiyordum. Onlar kazandığında seviniyor, kaybettiklerinde üzülüyordum.
Bu duygular, herhangi bir futbol ya da basketbol yandaşlığından daha gerçek geliyordu bana.
Çünkü orada forma değil, yaşam öyküleri vardı.
Bu bağın yalnızca bireysel değil, toplumsal olduğunu da duyumsamaya başlamıştım. Sonuçta, Türkiye Sakatlar Derneği bir engelli sivil örgütüydü. Ortak deneyimler ve yaşanmışlıklar bizleri birbirine yaklaştırıyordu. Kendimi o “biz”in içinde görüyordum. Tribünde attığım tezahüratlar, aslında bir takıma değil, o cemiyetin varoluşuna yönelikti.
İlerleyen yıllarda, az da olsa ana lig maçlarına gittim. O tribünlerde bambaşka bir şeyle karşılaştım:
“Fanatizm!”
Radikal yandaşlar, kendi takımlarını aşırı biçimde yüceltiyor, karşı yandaşı yalnızca bir rakip olarak değil, bir “düşman” olarak görüyorlardı. Üstelik tribünlerde eril bir dil kullanıyorlar, kadınlar üstünden ettikleri küfürlerle diğer takımı aşağılıyor ya da yok sayıyorlardı.
Bu durum; yalnızca sözlü tartışmalarla sınırlı kalmıyor, her türlü nefret söylemi, fiziksel şiddete kadar gidiyordu.
Böylece spor, keyif alınan bir etkinlik olmaktan çıkıyor, gerilim ve çatışmaya dönüşüyordu. Bu da toplumda kutuplaşmayı artırıyor, “biz ve onlar” ayrımının derinleşmesine neden oluyordu.
Öte yandan; aynı formayı giyen, aynı bayrağı taşıyan insanlar bir anda birbirine bağlanıyordu. Sanki görünmez bir bağ, bireyleri tek bir bedene dönüştürüyordu.
Zygmunt Bauman’a göre, “modern insan”, kalıcı aidiyetlerin yükünden kaçarken geçici aidiyetlerin konforuna sığınıyordu. Futbol tribünleri tam da böyle bir alan yaratıyordu. İnsanlar orada bir kimliğe bürünüyor, o kimliğin sağladığı eşitlenme duygusunu yaşıyorlardı. Sınıfsal farklar, bireysel dertler, ahlaki yükler o an için askıya alınıyordu. Tribün artık bir simülasyon alanıydı. İnsan, tribünlerde öfkesini, coşkusunu, aidiyet gereksinmesi boşaltıyordu. Maç bittiğinde ise o “kimliğini” çıkarıyor, hiçbir bedel ödemeden gündelik hayatına geri dönüyordu.
Bu “geçici cemaat” olma durumu, günümüz insanın çelişkisini açıkça göstermiyor muydu?
Aidiyet istiyorduk ama onun getirdiği sorumluluklardan mı kaçınıyorduk!..
Tam bu noktada Thorstein Veblen’in yaklaşımından söz etmesem olmaz. O da bambaşka bir pencere açıyordu bizlere. Veblen, sporu romantize etmiyordu. Ona göre spor, insanlığın “yağmacı” geçmişinden kalan içgüdülerin modern bir yansımasıydı. Örneğin, futbol sahası, “uygarlık” adı altında hâlâ varlığını sürdüren rekabet, saldırganlık ve üstünlük kurma arzusunun sahnelenmesiydi. Bir futbol maçı, ilkel kabilelerin savaşlarının sembolik bir devamıydı.
Veblen için spor üretken değildi. Aksine zaman ve enerjinin boşa harcanmasıydı. “Sportmenlik” dediğimiz şey bile, aslında saldırgan davranışları meşrulaştıran bir dil oyunuydu. Bu perspektiften bakınca tribündeki coşku, aslında bastırılmış içgüdülerin kontrollü bir dışavurumuydu.
Marksist perspektif ise konuyu daha yapısal bir düzlemde ele alıyordu. Örneğin; futbol, işçi sınıfının gerçek sorunlarını unuttuğu bir “afyon” işlevi görüyordu. Düşük ücretler, sömürü, yabancılaşma gibi sorunlar yerine insanlar enerjilerini rakip takım yandaşlarına yönlendiriyordu.
Fanatizm, yanlış bilinçti. İnsanları gerçek mücadele alanından uzaklaştırıyordu. Aynı zamanda “modern futbol” başlı başına bir metaydı. Futbolcu emek gücünü satıyordu, yandaş ise bu gösteriyi tüketen müşteriye dönüşüyordu.
Anthony Giddens ise daha dengeli bir yaklaşım sunuyordu. Ona göre, modern dünyada geleneksel aidiyetler zayıfladıkça insanlar yeni kimlik alanları arıyordu. Futbol yandaşlığı bu boşluğu dolduruyordu.
Küreselleşmeyle birlikte insanlar, coğrafi sınırları aşarak takımlarla bağ kurabiliyordu. Bu da mekanın önemini yitirdiği yeni bir toplumsal gerçekliği gösteriyordu. Örneğin, futbol, aynı zamanda bir sivil toplum alanıydı. İnsanların bir araya gelip kolektif bir ses oluşturduğu bir platformdu.
Bireye güçlü bir “biz” duygusu veriyordu. Modern dünyanın belirsizliği içinde bir güvenlik kalkanı oluşturuyordu. Ama bunun bedeli, bireyselliğin askıya alınmasıydı. İnsan, kalabalığın içinde eriyordu. Kendi kimliğinden uzaklaşıyor, sürünün bir parçası oluyordu. Bu durum ona geçici bir güç, hatta bir tür tanrısallık duygusu veriyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda kendime şu soruyu soruyorum:
“1990’larda o ampute futbolu ya da engelli basketbol maçlarında duyumsadığım şey neydi?”
Bu, Bauman’ın tarif ettiği gibi geçici bir aidiyet miydi?
Yoksa Veblen’in dediği gibi içgüdüsel bir coşkunun dışavurumu mu?
Belki de Marksistlerin söylediği gibi bir tür kaçış alanıydı.
Ya da Giddens’ın işaret ettiği gibi, bir kimlik arayışının parçası…
Belki de hepsi biraz doğru… Ama bildiğim bir şey var…
O tribünlerde duyumsadığım şey, yalnızca bir oyunun heyecanı değildi.
İnsanların yeniden hayata tutunma çabasına tanıklık etmenin yarattığı derin bir duyguydu.
Belki de beni oraya götüren şey tam olarak buydu.
Bir oyunu izlemek değil, bir varoluş mücadelesine ortak olmak…
Sonuç olarak, sporun gerçek değeri rekabetten çok paylaşımda, kazanmaktan çok birlikte keyif almada yatıyordu.
Bu değerlerin korunabilmesi için fanatizmin değil, sağduyulu ve saygılı yandaşlığın teşvik edilmesi gerekiyordu.