Bağlılığın Karanlık Yüzü – Aydın Karaküçük
Tarih: 21 Eylül 2000. Yer: İstanbul, Beşiktaş’ta bir sergi salonu. Fahrünnisa Zeyd resimlerinin sergi açılışı yapılıyor. O dönemin en tanınan kadın oyuncularından biri de oradadır. Gittiği her yere kalabalık bir gazete ve televizyon muhabiri topluluğu götüren bir yıldız…
Basın fotoğrafçıları bir tablonun önünde oyuncunun fotoğrafını çekmek ister. Oyuncu tabloya bakar ve şöyle der: “Sarı-kırmızı tablonun önünde olmaz. Bunun siyah-beyazı yok mu?”
Bunu duyan bir ressam akademisyen oyuncuyu uyarır. Kısa sürede sert bir tartışma yaşanır. Olay gazetelere ve televizyon magazin programlarına taşınır. Oyuncu günlerce konuşur:
“Cehalet gider eşeklik baki kalır.”
“Onun profesörlüğü elinden alınmalıdır.”
“Eğer eşim orada olsaydı ağzını burnunu kırardı.”
Yaşananlar ilk bakışta bir magazin tartışması gibi görünebilir. Oysa dikkat edilirse fanatizmin nasıl içselleştirildiğini gösteren neredeyse simgesel bir an çırılçıplak gerçekleşmiştir. Sanatın evrensel dili olması beklenen bir tabloda görülen şey yalnızca renklerdir; fakat fanatik zihin o renkleri estetik bir tercih olarak değil, kimliğine işlemiş bir değer olarak okumuştur. Sanatın estetik alanı bir anda tarafların sınırına dönüşmüş, bir resim bir takımı, bir renk bir kimliği temsil etmeye başlamıştır.
Tartışmanın hızla büyümesi, konunun günlerce konuşulması da aynı gerçeği gösterir. Fanatizm çoğu zaman büyük ideolojilerde değil, tam da bu tür küçük anlarda görünür duruma gelir. Çünkü fanatizm çoğu zaman aklın, düşüncenin değil, bağlılığın refleksidir. Bu nedenle fanatizmi anlamak için salt tarihsel çatışmalara değil, gündelik hayatın bu tür sıradan görünen sahnelerine de bakmak gerekir.
Peki, fanatizm nerede doğar?
İnsan zihni belirsizlikle yaşamayı sevmez. Gri alanlar huzursuzluk yaratır onda. Bu nedenle bakışını sadeleştiren, karmaşık gerçekliği birkaç kesin cümleye indiren fikirlere kolayca benimser ve tutunur. İşte fanatizmin doğduğu yer tam da bu noktadır: düşüncenin yerini kesinliğin, merakın yerini mutlak doğruların aldığı yer.
Fanatik insan yalnızca inanmaz. İnancını bir kimliğe, kimliğini ise bir sınır çizgisine dönüştürür. O sınırın bir tarafında “biz” vardır; diğer tarafında ise mutlaka var olması gereken bir “onlar”. Böylece bir düşünce zamanla savunulması gereken bir cepheye dönüşür. Çünkü fanatizm çoğu zaman bir fikri savunmaktan çok daha ötesidir. Bir bağlılığın (belki de bağımlılığın) korunmasıdır. O andan sonra fikirler tartışılmaz. Korunur. Çoğu zaman da korunurken sertleşilir, dahası savaşılır.
Tarihte çok örnek vardır. Dinler, ideolojiler, uluslar, takımlar, etnik kökenler, hatta kültürel gelenekler… İnsan sevdiği şeyi çoğu zaman yalnızca savunmakla ya da korumakla yetinmez; onu tek bir doğruya dönüştürmek ister. Böylece fanatizm yalnızca büyük ideolojik mücadelelerde değil, gündelik hayatın en sıradan alanlarında bile kendini gösterir. Bir renk, bir sembol, bir slogan, bir isim… Bazen bunlar insanları birbirinden ayırmaya yetecek kadar güçlü hâle getirilir.
Fanatizmin belki de en aldatıcı ama bir o kadar da dikkat çekici yönü, kendisini çoğu zaman gerçek kılığında göstermesidir. Fanatik kişi kötü niyetli değildir ona sorarsanız. Tersine çoğu zaman doğruyu koruyan kişidir. Bu nedenle aynı zamanda bir zihinsel konfor alanı sağlar insana fanatizm. Onun gözünde dünya zaten doğruyu bilenler ve bilmeyenler olarak ikiye ayrılmıştır. Karmaşıklığı sadeleştirir, soruları ortadan kaldırır, sorunları maskeler, kendini sürekli bir teyit (onay) durumunun içine yerleştirir.
Ama bu konforun bir bedeli vardır. Fanatizm büyüdükçe düşünce daralır; düşünce daraldıkça dünya küçülür. Farklı olanın varlığı tehdit gibi algılanmaya başlar. Tartışma yerini suçlamaya, eleştiri yerini bağlılık ve samimiyet sorgulamalarına bırakır. Böylece fanatizm bir fikir biçimi olmaktan çıkar; bir duygu düzenine dönüşür. Nasıl düşünüleceği değil, nasıl hissedileceği asıl belirleyici olur.
Gündelik hayatın içinde fark edilmeden dolaşan bu küçük bağlılıklar zaman zaman daha sert bağlılıkların zeminini hazırlar. Bu nedenle fanatizme biraz da insanın bağlılık gereksinimi üzerinden bakmak gerekir. İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda ait olmak isteyen bir varlıktır. Bağlılık (aidiyet) ise çoğu zaman sınırlar yaratır. Fanatizm de tam bu sınırların sertleştiği yerde ortaya çıkar.
Artı Fanzin bu sayıda;
“İnsan ne zaman ve nasıl fanatikleşir?”
“Bir fikir hangi noktada inançtan dogmaya, sadakatten kör bağlılığa dönüşür?” sorularının peşine düşüyor.
Biliyoruz ki fanatizm başkalarının meselesi değildir. Oldukça da yakınımızdadır Fanatizm çoğu zaman bir başkasının hatasında değil, kendi kesinliğimizde başlar.
Bir fikir mutlaklaştığında, düşünce sessizce geri çekilir.