MISIR

Şükran CEYHAN
Fotograflar: Ümit Alper TÜMEN

11-21 Aralık 2025 tarihlerinde kadim uygarlıkların ülkesi Mısır’daydık. Luksor ve Kahire’nin belli başlı yerlerine yaptığımız on günlük gezimiz ve Mısır ile ilgili yazacaklarım Mısır’ın turistik yerleri hakkında olmayacak. Benim yazmak istediğim daha çok yol, yolculuk ve gittiğimiz ülkenin bizde bıraktığı izler konusundadır.
Başka bir ülkede olmanın güzel yanlarından biri, bir güne birçok deneyim sığdırmak… Belki bunun kısa bir süreliğine olduğunu düşündüğünüzden o an için çok daha farklı deneyimlere konsantre olmak istiyorsunuz. Kısıtlı zamanı daha fazla değerlendirmek, meraklarınızın peşine düşmek, daha çok yer görmek, gözlemlemek ve öğrenmek istiyorsunuz. Bu adeta zamanı yavaşlatmak gibi oluyor ya da anın daha çok farkına varmak. Belki de o nedenle zamanın yavaş aktığı gibi bir his oluşuyor. Turlarla yapılan steril tatillerin yerine, kendi başınıza gittiğiniz tatiller daha farklı kapılar açıyor. Gittiğin ülkenin arka sokaklarına dalmak, yerel halkın yaşantısına karışmak, gözlemek, deneyimlemek, daha çok anlam katıyor yolculuğunuza. Fakat bunu yaparken bir sürü duygu yoğunluğunu da yaşıyorsunuz. Yoksulluğa, çaresizliğe, ilkelliğe, cahilliğe de şahit oluyorsunuz bu ara sokaklarda. Bazen de kendiliğinden gelişen bir akışa kapılıp, nehrin karşı kıyısına giden bir feribota atlayıp, karşı yakaya geçerek, ücra bir sokakta bir göletin kenarındaki gizli bir bahçeyi keşfedebiliyorsunuz buz gibi bir bira eşliğinde. Bu arada öyle her yerde bira ya da alkol bulmak çok mümkün değil Mısır’da. Ya kaldığınız otellerde içebiliyorsunuz ya da arka sokaklarda gizlenmiş sayısı yok denecek kadar az alkol satan küçük dükkanlardan satın alıyor ama otel odanızda içebiliyorsunuz.
Yolculuğumuzun başına dönecek olursak, Mısır’a ilk ulaştığımız yer olan Luksor Havaalanı’nda bizi karşılayan ilk olay çok kötü olmasa da beklentimizi yüksek tutmamayı gösterdi. Havaalanında Mısır Bankası denen bir veznenin önünde vize almak için sırada beklerken, takım elbiseli kravatlı adeta iyi hal kostümü giymiş(!) bir adam vize sırasındaki bizlere yaklaşıp, VIP hizmet verdiğini söyleyerek, istersek beklemeden bize 45$’a vize verebileceğini söyledi. Hepimiz şaşkın şaşkın baktık. Mısıra giriş vizesi 25$ ama vize bile daha kapıda karaborsada satılıyor. Bu olay girişten başlayarak bu ülkede bizleri nelerin beklediği konusunda oldukça meraklandırdı(!)
Ertesi gün Luksor’da bir yeri keşfetmenin en güzel yolu yürüyerek dolaşmak diyerek çıktık otelden. Ama adım başı yanımızda biten, faytonculardan ve taksicilerden tadını çıkarmak ne mümkün. Bıktırdılar, ana caddeden ara sokaklara dalarak kurtulduk. Fotoğraf çekmek, etrafa bakınmak ve yerel sim kart almak için dolaşmaya başladık. Günlerden cuma olduğunu dükkanların önlerine serilen hasır kilimlerden anladık. Herkes kendi dükkanın önünde namaz kılabiliyor. Bu arada dinin oldukça gündelik hayatın bir parçası olduğunun çok kısa bir sürede farkına vardık. Dükkanlardan dışarı taşan Kur’an sesleri. Cami mikrofonlarından yayılan duaların her yerden duyulması gibi ya da daha sonra Gize’de kaldığımız otelin kahvaltı salonunda sabah sabah okunan Kur’an gibi. O gün dükkanların cumadan sonra açılmasını beklerken, fotoğraf çekerek dolaşmaya başladık. Fotoğrafını çektiğimiz herkes, eliyle para ver işareti yapıyordu. Şehrin arka sokaklarında dolaşırken, bazen Hindistan’ın sokaklarında dolaşıyormuşuz hissine kapıldık. Ya da Türkiye’de herhangi bir varoş da aynı duyguyu uyandırırdı. Geri bırakılmış tüm ülkelerin yazgıları birbirine benziyor. Acımadan çok isyan ediyorsunuz bu adaletsiz paylaşıma, bu insanlara düşen yaşama şekline. Dünyada herkese yetecek kadar kaynak varken birilerinin açgözlülüğü yüzünden milyonlarca insan sefaleti neden yazgı sanıyor?
İlk gün para vererek dolaştık, üzüldüklerimize, sokaklarda bir şeyler satan yoksul çocuklara, yaşlı insanlara… Ama bir süre sonra bunun sonu olmadığını ve bizim de orada kısıtlı bir bütçeyle dolaştığımızı düşünerek, frene basmaya karar verdik. Fakat nereye gidersek gidelim para isteyenlerden yakamızı kurtarmamız pek mümkün olmadı. Bir başka gözlemlediğimiz ve rahatsız eden konu Luksor’un arka caddelerinde kadınların çalışma hayatında mümkün olduğunca az olmasıydı. Sokaklarda gördüğümüz kadınların saçları kapalı, bazıları ise peçeli bir şekilde dolaşıyorlardı. Bizi ertesi gün Luksor’da Krallar Vadisi’ne götüren taksinin şoförüyle yaptığımız sohbette, erkek egemen kültürün tüm ilkelliğinin bir kez daha farkına vardık. Yeni evlenecek olanlar evlilik kontratı denen bir anlaşma yapıyorlarmış. Bir nevi alışveriş sözleşmesi. Bizdeki bazı yörelerdeki başlık parası gibi. Evleneceği kızla ikisinin mavi mürekkepli sağ el baş parmaklarını objektife göstererek çektirdikleri bir fotoğraflarını gösterdi. Bu kontrata parmak bastıklarının fotoğrafıymış. Hemen arkasından tabii bunun ilk karısı olduğunu ve kanunların ona üç tane kadın almasına izin verdiğini söyledi. Tıpkı babası ve abileri gibi. Çok ama çok iç acıtıcı bir şeydi duyduklarım bir kadın olarak. Kadının bir eşya, bir mal gibi alınıp satılması ve kapalı kapılar ardında birçok şeyden yoksun bir hayata zorunlu bırakılması insanı isyan ettiriyor. Bizim medeni kanunlarımız buna izin vermese de bizde de taşrada kabul etmediğimiz bu tür insanlık dışı uygulama yok değil. Bu coğrafyalardaki kadınların yazgıları hep birbirine benziyor. Luksor’un ya da Gize’nin arka sokaklarında dolaşırken kapılarının önünde bir sürü çocukla oturan kadınların erkek gördüklerinde peçelerini kapatarak bakan, bakışlarını üzerimizden hiç çekmeyenlerin, bizi görünce ne düşündüklerini çok bilmek isterdim. Bizlerle İngilizce birkaç cümle konuşmak için koşturan çocuk ordularının ve gülen yüzlerin, selfi çektirmek için yarışanların, sanki ünlüymüşüz gibi fotoğraf çektirmek için sıraya girenlerin…
Bütün tatil boyunca gördüklerimiz, bu kadar derin bir kültürden, uygarlıktan geriye kalan şu anki toplumun, her şeyini kaybetmiş ve elindekinin farkında bile olmamış olduğuydu. Kapitalizm ne verirse ona razı bir dilenci kültürü içinde yaşayıp gidiyorlar.
Tapınakları, müzeleri gezerken, tarihin yıpratamadığı güzellikleri insan elinin yavaş yavaş yok etmekte olduğunu düşündüm. Bu güzelim dünya mirası eserler bilgisizlik yüzünden yıpranma konusunda da kendi paylarına düşeni alıyor. O günlerin teknolojisi ile bu kadar mükemmel ve inanılmaz eserler ortaya koyan bu toprakların kadim atalarından geriye, tarihi mirasın büyük bir bölümünü talan etmiş, harabeye çevirmiş, kalanı da sadece sergileyerek buraya gelen turistlere kölelik yapan bir topluluk kalmış. Tabii ki bu ülkenin burjuvaları dışındaki normal halktan bahsediyorum. Sınıf farkı tüm yoksul toplumlarda olduğu gibi derin bir uçurumla burada da ayrılmış. Kahire’nin varoşları ne kadar acınacak haldeyse, merkezi ve lüks semtleri de o kadar zenginlik içinde.
Gize’de piramitlerin olduğu yerde develer ya da faytonlarla turist gezdiren insanların hayvanları nasıl bir sömürüye maruz bıraktıklarını gördük. Biz hayvanlara acırken, onlar hayvanları da sömürü malzemesi yapmaktan hiç kaçınmıyorlardı. Faytonlara binmemiz için ısrarlarına bir de atlara yem parası diye yalvararak, bize vicdan yaptırıyorlardı. Bir kez fırından aldığımız lavaşları atlara yedirdik. Para versek cebine atacak, atı umursamayacak. Bir taraftan da bu faytoncuları görünce aklıma Yılmaz Güney’in “Umut” filmi geldi. Ata başka, faytoncuya başka, ailesini başka düşünüp üzülmeden edemedim.
Luksor, Gize ve Kahire’deki varoşlar hep aynıydı. Sokaklar pis, idrar ve çürümüş çöp kokuyor. Evler çok eski ve çok bakımsız. Sokakta yatanlar hem ürkütücü hem de görüntüleri üzücüydü. Tehlikeli olacağını düşünerek, aceleyle yürüdük oralardan. Aklıma Tolstoy’un şu sözü geldi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz ailenin mutsuzluğu da kendine özgüdür.” Ben bunu şöyle söylemek istiyorum: “Tüm zengin ülkeler kendilerine özgüdür. Ama fakirlik, sefalet, cahillik birbirine benziyor.”
Müzeleri gezerken her gezdiğimiz yerde kafası sarıklı galabeya giyen (uzun bol kesimli erkek elbisesi) Mısırlı müze görevlileri karşımıza çıkıyordu. Bu adamların turistleri girilmeyecek yerlere girmemeleri konusunda uyaracaklarını düşünürken, aksine yanımıza yaklaşıp bizi arka taraflara çağırarak özel yerler göstereceğini, ya da fotoğrafının çekilmesi yasak olan yerlerin bize fotoğrafını çektirmeyi teklif ediyorlardı. Tabii hiç güvenilir olmadıkları için bir de yaptıkları doğru bir davranış olmadığı için reddettik. Amaçları turistlerden para koparmak. Ama buna nasıl göz yumuluyor anlamadık. Çünkü çok rahat hareket ediyorlar. Ve bazen size yapışıyorlar, rahat gezmenize nerdeyse gölge gibi izin vermiyorlar.
Mısır’da aklımızda en çok kalan sürekli kazıklanıyoruz hissiydi. Çünkü bir şey satmak istedikleri zaman beş kat, on kat fazlasını söylüyor. Sonrada beşte birine ya da onda birine razı oluyorlardı. Bu çok kötü bir duygu. Hiçbir zaman gerçek değerin ne olduğunu anlayamıyorsunuz.
Bu arada her yere Uber uygulaması ile gitmek ekonomik ve kazıklanmamanın tek yolu. Çünkü taksiler inanılmaz fahiş fiyatlar veriyorlar. Fakat son gece otelden hava alanına gitmek için Uber çağırdığımızda verdiği fiyat 305 Mısır Paundu olmasına rağmen. Uber’in şoförü bizimle pazarlık yapmaya başladı. 1.200 Mısır Poundu’na götürmek için ısrar etti. Zorlu bir mücadeleyle reddettikten sonra en son gelen şoför bizi 305 Mısır Poundu’na götürmeyi kabul etti. Tabii biz de onun iyiliğini karşılıksız bırakmayarak 400 Mısır Poundu ödeyerek sevindirdik…
Kahire’den İstanbul’a dönerken, havaalanında bile tuvalete girdiğinizde peşinizde kapının önünde para bekleyen temizlik işçilerini görmek üzücüydü. Uçağımızın rötar yapması nedeniyle havaalanında 2,5 saat bekledik. Fakat havalandırmanın klimalar yerine doğrudan tavanda açılan pencerelerden yapılması nedeniyle gecenin ayazı, çölün soğuğu olduğu gibi içerideydi.
Belgesellerden izlediğimiz ve kitaplardan okuduğumuz, tarihin bu kadar zengin kültürlerinden birini bu inanılmaz insanlık mirasını yakından görmek büyüleyiciydi. Fakat bugünkü insanlarına bakınca Mısır ve bunun gibi ülkeler insanın içini acıtıyor. Her şeyini emperyalistlerin eline bırakan tüm toplumlar gibi Mısır da sömürünün en yoğun bir biçimde yaşandığı yer olmuş.
Yolculuk yapmak, yolda olmak insanın farklı bir yanını da ortaya çıkarıyor. İnsan konfor alanın dışına çıkınca kendi ile ilgili de çok şey öğreniyor. Örneğin azla yetinmeyi, çok fazla ince eleyip sık dokumayı bırakmayı, daha pratik olmayı, bulunulan duruma göre çözümler üretmeyi. Bazı alışkanlıkları geçici bir süreliğine terk etmeyi, kendi konforlu dünyanızda yaşarken farkına varmadığınız hayatınızı kolaylaştıran bir sürü şeyinde değerini anlıyorsunuz. Sıcak bir banyonun, temiz bir yatağın ve çamaşırların, derin bir uykunun, iştahla yenen bir yemeğin ve yorulunca oturulup içilen sıcak bir çayın ya da kahvenin tadı çok ama çok farklı oluyor. Sahip olduklarınızın değerini kavrıyorsunuz. Bir de ülkenizin… Ve her şeye rağmen hala Cumhuriyet’in kazanımlarının ne kadar değerli olduğunun… Bir kadın olarak Arap kültüründen ne kadar ileri olduğumuzun. Medeni kanunda kadınlara tanınan hakların ne kadar önemli olduğunun ve bedevi kültüründen çok daha ileride olduğumuzun…
Bu nedenle Atatürk ve onunla birlikte ülkemizi medeniyete taşıyan tüm Cumhuriyet devrimlerine tuğla koyanlara bir kez daha sonsuz minnet duyuyorsunuz.

17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanunu’muzun 88. Yılı kutlu olsun!