ELVEDA GÜLSARI
Hatayı Kabul Edebilmek

Gülay YEŞİLİPEK

Yakın zamanda okuduğum Yazar Cengiz Aytmatov’un, “Elveda Gülsarı” romanı beni birçok yönden çok etkiledi. Cengiz Aytmatov, genelde sıradan insanların yaşamını onların iç dünyalarındaki çelişkileriyle, zenginlikleriyle, insan yönlerini öne çıkararak anlatır okuruna. Elveda Gülsarı romanında da, yazar bize, yaşlı Tanabay’ın şimdi yaşlı bir at olan çok sevdiği Gülsarı’yla dağdaki evine dönüş yolunda dura kalka yol alırken, ikisinin uzun yıllara yayılan dostluğunu anlatır.
Bu eve dönüş yolunda Tanabay, adım atmakta zorlanan yaşlı Gülsarı’yı sık sık dinlendirir. Terlemiş, ayakları titreyen sevgili atının üstüne kendi gocuğunu örter. Tanabay elinde büyümüş bu cins yorganın1 düşkünleşmiş haline üzülür, yüreği sızlar. Onun genç bir sarı tay iken yeşil kırlarda dur durak bilmeden koşmasını, yetişkin bir at olunca birlikte katılıp kazandıkları yarışları hatırlar. Sonraları Gülsarı kıymetini bilmeyenlerin eline geçmişti…
Tanabay, kolhoza2 ait yılkı at korasından3 sorumlu ve işini düzgün yapan bir at çobanıdır. Gülsarı küçük bir tayken, onu özenle yetiştirip eğitmiştir. Güçlü bir at olarak yöresel yarışlara katılıp kazandığında ünü çevreye yayılan Gülsarı’yı kolhoz başkanı almak ister. Tanabay istemeye istemeye Gülsarı’yı vermek zorunda kalır. Sonraki yıllarda Tanabay kimi zaman uzaktan kimi zaman yakından hep Gülsarı’yı gözler. Uzun yıllar sonra artık yaşlanmış Gülsarı’yı ona geri verirler.
Bütün bu anılarla birlikte Tanabay kendi gençliğini, inançlı bir komünist olarak kolhoz için gelecek güzel, rahat günler için dur durak bilmeden çalıştığı günleri… İnandığı değerler için nasıl kavga ettiğini, kimleri ezip geçtiğini, zaman zaman yaşadığı pişmanlıkları, zor günlerdeki öfkesini, sözünü sakınmadan yöneticileri sert dille eleştirdiği anları anımsar. O günler gözlerinin önünden bir bir geçer.
Altı yıl savaştıktan sonra geri döndüğünde, kolhoz başkanı olan çocukluk arkadaşı Çora’nın ısrarıyla yılkı çobanı olmuş dağlarda yaşamaya başlamıştı karısıyla. Yıllar önce kolhozu ilk kurdukları sırada Çora’yla çok yakın çalışmışlardı. Zenginlerin, kulakların (toprak sahipleri) mal ve mülklerini bu kolhoza katmaya birlikte karar vermişlerdi. Mallarına el koyacakların listesini birlikte hazırlamışlardı. O günlerde Tanabay çok heyecanlı, keskindi. Gazetelerden öğrendiği cümlelerle komünizm idealine karşı çıkanları acımasızca suçlardı. Tanabay, arkadaşı Çora’yı da herkese karşı iyi davrandığı, hoşgörülü olduğu için eleştirirdi.
Yıllar geçse de beklenen o güzel rahat günler gelmek bilmiyordu. Kimi kurak giden yıllar da bile kolhoz devlete vereceği payı aksatmazdı. Böyle durumlarda kolhozun köylüleri kışı yarı aç, yarı tok geçirirdi. Tanabay sık sık “İşler niye kötüye gidiyor? Ne zaman düzelecek? Güzel günler ne zaman gelecek? Halk daha ne kadar sıkıntı çekecek?” diye Kolhoz yöneticilerini sıkıştırırdı. Tanabay’ın da kalbi sıkışırdı böyle zamanlarda. Kimi kişilerin ona uzaktan diş bilediğini biliyordu. Bu kişilerin içlerinden “Yaa gördünüz mü, işleri ne hale getirdiniz” diye güldüklerinden emindi. Bu kişiler kolhoz için mallarına el koydukları eski toprak sahipleri, kulaklardı. İçlerinden biri de ağabeyi Kulıbay’dı.
Orta halli bir çiftçi olduğu halde Kulıbay’ı zengin kulaklarla bir tutmuş, listeye eklemişti Tanabay. Kulıbay’ın bir tarla, iki at, birkaç koyundan oluşan mal varlığını kolhoza katmışlardı. Yedi yıl sonra Sibirya sürgününden dönen Kulıbay ve çocukları Tanabay’ı hiçbir zaman affetmediler. Tanabay, bütün bunları kolhozun iyiliği için yaptığını savunuyor, kendini haklı buluyordu. Sonraları, bu konuda uzun uzun düşündükten sonra kendine ve kolhoza boş yere düşman kazandırdığını düşünmeye başlamıştı.
Yıllar içinde umutları sönmeye başladı Tanabay’ın. Kolhoz artık onu kuran çiftçilerce değil dışarıdan gelenlerce yönetiliyordu. Bürosundan dışarı çıkmayan, köylüyü dinlemeyen yöneticilerdi onlar. Tanabay da artık halkın arasına fazla karışmak istemiyordu: “Sen parti üyesisin, kolhozu kuranlardan birisin. O zaman gelecek güzel günlerden söz ederdin. Ne oldu? Neden bu durumdayız?” diye sorulduğunda ne yanıt vereceğini bilmiyordu.
Sonra Tanabay’ın yaşamını alt üst eden o öneri arkadaşı Çora’dan geldi. Yıllar önce de Çora ondan yılkı çobanlığını üstlenmesini istemişti. Şimdi de yine Tanabay’dan yardım istiyordu. Bu kez de koyun sürüleri için dağlarda çobanlık yapmasını istemişti Tanabay’dan. Koyunculukta işler kötü gitmiş, istenen verim alınamamıştı. Sürülerin durumu kötüydü. Ancak Tanabay gibi iyi bir çoban üstesinden gelirdi. Tanabay düşünmek için zaman istese de sonunda her zaman olduğu gibi Çora’nın dediği oldu. Tanabay istemeye istemeye katıldığı parti toplantısında kendinden istenen büyük sözler de vermişti. Her yüz koyundan yüz on kuzu ve koyun başına üç kilo yün almaya söz vermişti. Sonradan çok pişman olacaktı Tanabay, hiç koyun çobanlığı yapmadığı halde böyle büyük sözler verdiği için.
Tanabay’a beş yüz baş koyunluk bir sürü vermişlerdi. O yıl kış erken bastırmış ve Tanabay’ın unutamayacağı bir kış olmuştu. Kolhozdan beklediği ot, yem desteğini alamamıştı. Özellikle kuzulama zamanının yaklaştığı günlerde istediği desteği bulamamak canını çok sıkmıştı. Kuzulama zamanı yaklaşırken sürüyü dağdaki kapalı koraya götürmesi söylenmişti. Kapalı koraya ulaştıklarında gözlerine inanamaz Tanabay. Uzun zamandır bakım görmediği belli olan kapalı koranın çatısı çökmüş; kapısı, penceresi çürümüş; duvarları delik deşikti. İçeride ne ot ne de hayvan yemi vardı. Tanabay’ın tek umudu olan baharın gelmesi de gecikmişti. Bir gün kar fırtınası oluyor, birkaç gün ılık hava sonrası yine kar yağıyordu. Hele o ilk kuzuların doğmaya başladığı gün dışarıda kar fırtınası, çökmüş çatıdan içeri giren kar yağmur… Birbiri ardına doğuran koyunlar. Açlıktan bir deri bir kemik kalmış koyunlar verecek sütleri olmadığı için kendi kuzularını ayaklarıyla tepiyorlardı. Soğuktan ve açlıktan ölen kuzular, koyunlar… Tanabay günlerce uyumadan, bir lokma ekmek yemeden kuzuları kurtarmaya çalışır. Kimi koyunlar ikiz, üçüz kuzuluyordu ama ne çare ki kuzuların bir kısmı doğdukları gün çamurun içinde ölüyorlardı. Tanabay öfkeden, yorgunluktan neredeyse aklını yitirir. Kendiyle kavgaya başlamıştı:
“Bunun suçlusu kim? Kim? Söyleyin suçlu kim? Suç sende elbet, senin gibi konuşanlarda: Ooo, biz her şeyi biliyoruz, işler yolunda! Çok ilerleyeceğiz, ileride onlara yetişecek, onları geride bırakacağız! Söz veriyoruz! Yaa, güzel sözler söylüyor, bülbül gibi şakıyordu. Hadi bakalım, şimdi git de ölüp kalan kuzuları koradan çıkar, dışarı at! (…) Hadi bakalım, kimmişsin sen, göster kendini!…”
O günlerde Çora ve kolhoz müfettişi koraya geldiklerinde, Tanabay öfkesini kusar onlara. Çora çaresizce susar ama müfettiş ölmüş koyun, kuzu yığınına bakarak hesap sorar, bağırıp çağırmaya başlar. Tanabay’ı kolhoz malına zarar veren bir halk düşmanı olmakla suçlar. Tanabay gözü dönmüş bir halde, onlara hakaretler ederek tırmıkla saldırır. Çora ve müfettiş kaçarak kurtulurlar. Bu olaydan sonra toplanan parti ilçe komitesinde Tanabay’ın yaptığının partiyi aşağılamak olduğu belirtilerek onu parti üyeliğinden atarlar. Tanabay suçsuz olduğunu söyler ama kendini savunmaz. Onu yalnızca genç bir partili, babası da çoban olan Kerimbekov savunur ama onu dinlemez parti büyükleri.
Bir gün sonra Tanabay’a haberci gelir Çora çok hastadır ve onu görmek istemiştir. Tanabay; toplantıda başını öne eğip hiç konuşmayan, sonra atla arkasından koşturan Çora’yla artık konuşacak bir şeyi olmadığını söyler. Karısının gün boyu yalvarmalarına aldırış etmez. Sonunda karısı onu zorla ata bindirip gönderir. Tanabay, Çora’nın evine geldiğinde artık Çora yaşamıyordur. Tanabay artık kendini tutamaz: “Bağışla beni Çora” diyerek sarsıla sarsıla ağlar.
Partiden çıkarıldıktan yedi yıl sonra… Tanabay o sırada kolhoz mallarının bekçiliğini yaptığı günlerde, ona dostça yaklaşan, hatırını soran güler yüzlü genç adamı tanır. Kerimbekov’dur bu genç adam. Kerimbekov şimdi parti ilçe merkezi birinci sekreteri olmuştur. Kolhozda yaptıkları yenilikleri anlatır. Tanabay da epeydir kolhozdaki son yenilikleri görmüş, sevinmişti. Kerimbekov onu yeniden partiye katılmaya davet etmeye gelmiştir. Tanabay: “Artık yaşlı bir adam olarak partiye ne yararım olur” der genç adama ve biraz düşünmek için zaman ister. Yıllar sonra da olsa, Kolhoz için harcadığı emeklerin takdir edildiğini bilmek Tanabay’ı çok mutlu eder.
Cengiz Aytmatov’un romanlarında ele aldığı temel konu (izlek): İnsanın insanlaşma sürecinde, geçtiği aşamaları, kimi zor zamanlarda yaşadığı pişmanlıkları, kendisiyle hesaplaşması sonrasında yaşamın anlamanı nasıl bulduğunu göstermektir.
Yazar, Tanabay ve Gülsarı’nın yaşamlarının iniş çıkışlarını bir paralellik içinde anlatırken aynı zamanda kolhozdaki değişimi de göstermiştir. Bu değişimin Tanabay gibi devrime inanmış insanlar üzerindeki etkisini de gösterir.
”Gülsarı Gülsarı iken, Tanabay da Tanabay idi” diye yazar Cengiz Aytmatov, ikisinin öyküsünü anlatmaya başlarken. Yazar, Tanabay’ın komünizme inanmışlığının fanatiklik derecesindeki keskinliğini okura gösterirken aynı zamanda o dönem yaşanan sıkıntıların temel nedenini kolhoz yönetiminin sıkıntılara çözüm üretememesine bağlamıştır. Romanda “bir komünist sistem eleştirisi var” diye düşünenler olabilir fakat kendisi de bir komünist olan Cengiz Aytmatov, Sovyet sisteminden daha çok bu sistem içindeki belli bir dönemin eleştirisini yapmıştır Elveda Gülsarı romanında.
Tanabay ölmeye yatmış sevgili atının başında geçirdiği üç dört saat boyunca geçmişi düşünmüş, kendiyle hesaplaşmasını yapmıştı. Şafak sökerken Gülsarı’nın açık kalmış gözlerini kapatır. “Elveda Güldarı” der. Yola çıkar. Bir karar almıştır. Partisine geri dönecektir. Ömrünün geri kalan yıllarında ülküdaşlarının arasında olmak ister.
Cengiz Aytmatov, sıradan tekil insanları iyisiyle kötüsüyle anlatırken tümel insanı da gösterir. Yazar olarak başarısı sanırım, anlatmak istediklerini, okurun gözünde ayrıntılarıyla canlandıracak bir biçimde yazmasıdır. Yani canlandırarak göstermesidir. Yazarın dil işçiliğinde çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Şu birkaç örnek cümle, yazarın üstün yazma becerisini ortaya koyuyor:
Yaşlı Tanabay yol boyunca yüzlerce kez geçtiği bu yolda gençlik günlerini, Gülsarı’yı yetiştirdiği günleri düşünürken birden atın yürümekte zorlandığını fark eder. Adım atmakta zorlanan yaşlı ve yorgun Gülsarı’nın hem terlediğini hem de tir tir titrediğini görünce ata yaklaşır:
“Tanabay atın gözlerinin içine bakınca üzüntüden yüzü sapsarı oldu. Hayvanın, yarı yumuk gözleri yuvalarına gömülmüş, feri sönmüş ve bomboştu. Issız kalmış bir evin pencereleri gibi olan o gözlerde Tanabay, hiçbir canlılık, bir hayat izi göremedi.” (s. 13)
Yazar, Tanabay’ın koyun çobanı olarak doğanın acımasızlığı karşısındaki çaresizliğini yine çarpıcı betimlemelerle okurun gözünde canlandırarak gösterir:
“Çobanların kara günleriydi bunlar. Tanabay başına gelenler için kargışlar yağdırıyor, herkese lanet okuyordu. Bir damla uyku uyuyamıyor, ağzına bir lokma yiyecek alacak vakit bulamıyordu. Üstü başı sırılsıklam ve çamur içinde, kabir gibi soğuk korada donan kuzuların arasında çabalayıp duruyordu. Ölüm kolayca giriyordu koraya: yıkık çatıdan, kırık pencereden, kapılardan, istediği yerden… Girince de zayıf koyunları ve yeni doğmuş kuzuları kırıp geçiriyordu. Zavallı çoban, donup kalan ölü hayvanları sürüyerek çıkarıyor, dışarıda bir yere yığıyor, yığıyordu… (s. 145)
Bu güzel romanı güzel ve temiz bir Türkçeyle çevirip bizim okumamıza olanak sağlayan Refik Özdek’e de teşekkür ediyorum.

Dipnotlar

1- Yorga: Güzel yürüyüşlü, hızlı ve sarsıntısız yürüyen at.
2- Kolhoz: Kollektif çiftlik. Sovyetler Birliği’nde köylülerin topraklarını, üretim araçlarını birleştirerek ortaklaşa çalıştıkları kolektif tarım işletmesi.
3- Kora: Hem ağıl, hem ahır hem de tavla anlamına gelen hayvan barınağı.

*Cengiz Aytmatov, Elveda Gülsarı, Ötüken Neşriyet, İstanbul, 2025.