Suçumuz İnsan Olmak

Gülay YEŞİLİPEK

 

Oktay Akbal,”Suçumuz İnsan Olmak” romanında yaşamları boyunca büyük bir aşkı düşlemiş, böyle bir aşka özlem duymuş iki evli insanı, Nuri ve Nedret’i tanıtır. Yazar, küçük burjuva yaşamlarında gerçeklerden kaçarak düşlerle yaşayan Nuri ve Nedret’in iç dünyalarına derinlemesine iner. Gençlik hayallerini, özlemlerini, yaşayamadıkları düşlerini, mutsuzluklarını, çelişkilerini gösterir okura.        Özlemini duydukları aşk kapıyı çalınca, alıştıkları yaşamın güvenli duvarlarını yıkabilecek kadar güçlü müdür duyguları? Aşkı yaratabilecekler mi, yaşayabilecekler mi?

Akıcı bir dille, temiz bir Türkçeyle yazmış Oktay Akbal. Romanda olaylar nedenselliklerle örülmüş, karakterlerin açılımı onları harekete geçiren itkileriyle ortaya konmuştur.

Nuri

            Nuri, gençliğinden beri düşlerle yaşayan biridir. Fakat düşlerini gerçekleştirmek için mücadele etmez. Onun için düşle gerçek birdir. Sevgiyi de düşlerinde yaşar Nuri. Üniversite yıllarında bir kızı uzaktan sevmiş bir türlü yanına gidip konuşamamıştır.

Nuri, şimdi sıkıcı iş yaşamıyla sıradanlaşmış ev yaşamı arasına sıkışmış küçük bir devlet memurudur. Severek evlendiği, iki çoçuğunun annesi olan karısı artık onun için bir yabancıdır, aynı yatakta yattığı bir yabancıdır. Her gün biraz daha şişmanlayan karısı, maaşın azlığından, ihmalciliğinden, beceriksizliğinden şikayet eder. Yıllar bir çırpıda geçmiş; duyguların, kelimelerin derinliğine inmeden öylece yaşanmıştır. Evi onun için, her akşam dönmek zorunda kaldığı, rutubet ve mutfak kokan karanlık bir yerdir.

Nuri iş yerinde de mutsuzdur. Şişko, aksi bir müdür, sigara dumanı dolu çalışma odası, hafta sonu gezi planları yapan çalışma arkadaşları. Nuri dosyaların üstüne kapanıp oradan uzaklaşıverir. Gözü duvardaki saatte, kulağı paydos zilinde, hayalleri içinde kaybolur.

Birgün bir bodrum penceresinde sarışın bir kadın görür. Göz göze gelirler, kadın hemen perdeyi kapatır. Nuri iş yerinin sıkıntılı havası içinde, o sabah gördüğü sarışın kadını düşünmeye başlar. Sarışın kadın, tatlı bir esinti gibi gelir ona, içindeki sıkıntının kaybolduğunu fark eder.

Karısının ona eski güzel günleri hatırlatacak kadar yakın davrandığı bir akşam, Nuri umutlanır, sevdiğini sandığı bütün öteki kadınları unutmaya hazırdır. Ertesi gün karısı yine şikayetlere başlar. Nuri aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlar.

Nedret

            Nedret, daha küçük bir kız çoçuğuyken, yoksulluğun getirdiği sıkıntılardan hayal gücünün sayesinde kaçabilmeyi öğrenmiştir. Filmlerde gördüğü gibi süslü salonlarda dans etmeyi, kibar giyimli erkeklerle tanışmayı hayal ederdi.

Nedret şimdi kendinden yaşca epeyce büyük bir adamla evlidir. Ankara’daki binlerce memurdan biri olan kocası, akşamları yorgun, suratı asık oturur sofraya. Yemek sonrası birkaç kısa cümlelerle konuşurlar, sonrası susuşlar uzadıkça uzar. İyi bir insan olduğunu düşündüğü kocası ona hem çok yakın hem de en uzak kişidir. Onu üvey babalı fakir bir evden çekip çıkarmış kendine eş yapmıştı. Nedret’e göre, kocası onu kendine ait bir eşya gibi görüyordu, her an uzanabileceği elinin altında olan, evin bir süsü gibi.

Aynı mahallede büyüdüğü ortaokul arkadaşı Sevim gelir. Nedret için yeryüzünde kendine kendinden daha yakın bulduğu, dert ortağı olarak gördüğü bir arkadaşıdır. Sevim, deli dolu fıkır fıkır bir genç kızdı. Düşleri gerçeğe yakındı, hep paralı bir kocası olsun isterdi. Sevim isteğine kavuşmuştu. Zengin bir doktorla evlidir, çoçuğu vardır fakat gençlik aşkı Nedim peşini bırakmıyordur.

Nedret, Sevim’in Nedim’le olan inişli çıkışlı ilişkisini bilirdi. Onların aşklarının sır ortağıydı. Kimi zaman kendini Sevim’in yerine koyar, onun gerçek hayatta yaşadıklarını kendi hayalindekilerle süslerdi. Nedret kimi zaman Sevim’i, kendi zevki için herşeyi yıkabilecek bencil, duygusuz biri olarak görürdü. Aşk; Nedret için soyut bir kavramdı, gerçek hayatta aşkı yaşamamıştı. Yıllarca eşşiz bir aşkı bekleyerek yaşamıştı, sanki yaşamı böyle bir aşkın ışığıyla aydınlanacaktı.

Sevim ve Nedim

            Nuri’nin okul yıllarından arkadaşı Nedim ressamdır. Sevim’le o zamanlarda başlayan aşkları, inişli çıkışlı yıllardır sürüyordur. Sevim şimdi evlidir. Nedim Sevim’i unutamaz. Sevim onun için her şeydir: yaşamda, sanatta, var olmada Sevim’siz olmazdı.

Buna karşın, Sevim Nedim için yanıp tutuşmaz. En son buluştuklarında artık bu ilişkiyi bitirdiğini söylese de Nedim Ankara’ya gelip buluşmak için ısrar edince fazla direnmez. Nedret bilir, Sevim yine gidecektir Nedim’e.

Oktay Akbal, Nuri ve Nedret gibi gerçeklerle değil de düşlerle yaşayan karakterlerin yanında yaşamın gerçeklerinden kaçmayan Sevim ve Nedim karakterlerini gösterir okura. Sevim her zaman gerçekleşecek hayaller kurmuş ve istediğini elde etmiştir. Nedim ise kendi varoluşunu Sevim’e bağlamış ve ona yeniden kavuşmak için çabalamaktadır.

Nuri’nin düşlerinde Nedret – Nedret’in düşlerinde Nuri

Nuri sık sık o sarışın kadını düşünür.  Evli bir kadına duyduğu bu isteğin bambaşka bir aşk olduğunu duyumsar. Canlı, sıcak, insancasına bir aşk… Bu duygu sanki içini yıkamış, onu bütün sıkıntılarından arındırmıştır. Nuri için sarışın kadın; sıradanlaşmış akıp giden yaşamında, zinciri kıran, düşlerini ona geri veren biridir artık. Nuri, bu sıradanlık içinde eriyip giden kişiliğini yeniden bulmayı umut eder.

Nuri, gece Nedret’in penceresine bakarken onun kocasıyla birlikte olduğunu düşünür hep. Başka bir erkeğe ait bir kadındır o. Akşamları ona sarılan, bacaklarını kalçalarını okşayan başka bir erkeğe.

Nuri ile Nedret, Nedim’in sergisinde karşılaşırlar. Nedret’in önce pencerede, sonra sokakta, bakkalda, pazarda şimdi de burada sergide gördüğü bu adam; sanki yıllar önce izini kaybettiği ilk sevgili gibiydi. Nedret, birgün mutfakta yerde bir mektup bulur. Acemice yazılmış bu iki satırlık bir aşk mektubu değildi ama yıllardır beklediği bir aşk çağrısıydı. Nuri’yle buluşur.

Son buluşma

            İkisi de İstanbul’dadır. Birkaç kez buluşurlar, kitaplardan şiirden konuşurlar. Nuri, Ankara’ya dönmeden onunla yatmak ister, bir gün nasılsa olacaktır bu. Nedret’i bir arkadaşının garsoniyerine götürür. Nedret, Nuri’nin isteğini anlar, içinde renkli aydınlık tutmaya çalıştığı ne varsa hepsinin karardığını duyar. İlişkilerinin bu noktaya geleceğini biliyordu, olayı akışına bırakır. Nuri’ye bakar, sevgi miydi aralarındaki? Nuri ona sarıldığında, onun da kocasından farklı olmadığını düşünür. Aynı hoyratlık, üstünü aceleyle soymaya çalışması… Sevgi yoktu bu sarılışta.

O anda kapının zili çalar… Nuri aceleyle giyinmeye başlar. Nedret kendini düşmüş duyumsar…

“Ben gidiyorum” der Nedret. “Yanıldık… Aşk değildi bu. Aşk yok. Zaten olamaz da” der.

            Nuri eve, karısına ve çoçuklarına dönerken düşünür: “Hayatın üzerinde fazla düşünmeye gelmezdi. Hele büyütmeye hiç…”

Düşlerindeki aşkı yaratmayı, yaşatmayı başaramamıştı Nuri de Nedret de. Nuri’nin Nedret’e karşı duygularında cinsellik ağır basmıştı. Aşka, sevgiye dönüştürememişti ilişkilerini. Nedret, düşlerindeki aşkı bulduğunu sanmıştı ama içinde cinsellik olmayan bir aşkı düşlemişti.

Oktay Akbal, tipik oluşturmayı başardığı Nuri ve Nedret karakterleriyle, küçük burjuvaların gerçeklerle mücadele etmek yerine düşlerle süslediği, bunalımlı, korkak, çelişkilerle ve hayal kırıklıklarıyla dolu yaşamlarını gösterir okura.

Nuri’nin yaşamı yabancılaşmış bir yaşamdır, Nuri bunu kırmak ister ama kıramaz… Nedret’e duyduğu sevgi onu değiştirseydi kendi kişiliğini yeniden bulacak, kendi varoluşunu gerçekleştirebilecekti. Ama olmadı… Sonunda ikisi de alıştıkları, kendilerini güvenli duydukları, sıradan küçük burjuva yaşamlarına geri dönerler.